öylesine yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öylesine yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hani bazen aklına gelir eski günler. Anılar toplanır. Garip gelir ama. Yabancı biraz da. Her gün değişirken biz. Her gün yeni seçimlerle hayat çizgimizi dallandırırken. "Eski biz"i yeni alışkanlıklarla güncelledikçe eskiyi eski yapan son parçayı söküp attık sonunda. Ve biz, biz olamadık artık. O yüzden anılardaki "eski biz", masallardaki bir karaktermiş gibi geldi artık. Bir kitap okur gibi, bir kurgudaki adamın hayatına misafir olur gibi hissetmeye başladık. Sonuçta bu bir paradoks. Bir geminin eski parçalarını yenilersen, son eski parça da değişince o gemi gerçekten "o" gemi midir artık? Lafın kısası "o gemi birgün gelecek"!

Nostalji

Merhaba sayın kontrol delileri. Hayatınızda tek kontrol edebileceğiniz şey verdiğiniz tepkiler. Bunu biliyorsunuz değil mi? O yüzden rahat bırakın diğer insanları. Ayrıca kendinizi de başkaları için üzmeyin. Elinizde olmayan sebeplerden dolayı yaşadıklarınız için neden kendinizi cezalandırasınız ki? Her ne kadar determinizme inanan biri olsam da geleceği tahmin etmek bizim gibi 3 boyutlu varlıklar için biraz zor. Kafanızda onlarca plan var biliyorum. Geleceğinizi şimdiden yazıyorsunuz. Ben 1 dakika sonramı bile hesaplayamıyorum. Hayır, her an ölebiliriz diye değil ama geleceği düşünerek o anı öldürmek istemediğimden. Şuan bu yazıyı yazıyorum mesela. 10 saniye sonra beğenmeyip silebilirim de ya da o an için odağım değişir ve bu yazı taslak olarak kalır. Peki ya bu yazıyı ne yapacağımı düşünüp yazmayı bıraksaydım…

Kontrol

Bölüm 1 “Her şeyin başladığı gün.”
Sanırım her şey başladığında 15 yaşındaydım. O zamanlar sivilcelerimle uğraşıp insanların bakışlarından kaçmakla geçiyordu hayatım. Her gün okula gidip geliyor ilk derslerde uyuyup son derslerde gözlerimi dinlendiriyordum. Tembelliğimden bahsetmek isterdim size ama hala tembel biri sayılırım. O yüzden bu satırları tamamlaması yıllar sürecek birini canlandırın kafanızda. Neyse her hikâyenin bir başrolü vardır, bu hikayeninki de benim. Adım Mete şu anda 25 yaşındayım, her gün işe gidip geliyor ve yine uyuyorum genelde. Güzel bir işim var aslında ama diğer hayatım daha etkileyici. Hayır sabahları normal bir insan, geceleri suçla savaşan bir süper kahraman değilim. En azından bu dünyada…

Gerçekler acıdır ağlayarak geliriz bu dünyaya, çünkü diğer dünyadaki ölümümüzdür aslında bu başlangıç. Bazı şanslı insanlar uyurken eski benliklerinden izler görür. Bazılarıysa oraya geri döner. “Latanimo” derler geri dönenlere. Simülasyonu kabul etmeyenler. Antik bir inanış ise geride bıraktıkları biri olduğunu ve bu yüzden döndüklerini söyler. İnançlı biri sayılmam ama haklılar geride bıraktığım biri var. Her şeyin başladığı o günden bahsetmeliyim öncelikle sanırım:

“Tarih 7 Kasım 2016
Sevgili günlük,
Neden sevgili günlük diye başlarız emin değilim. Sanırım birine bir şeyleri anlatmak isteyenlerin, hatıralarını unutmak istemeyenlerin; sevecek birine ya da mutlu anılara ihtiyacı olduğundan. Neyse bunları sonra tartışırız. Sana rüyamdan bahsetmeliyim. Matematik ödevimi bitirip yattım ve aklımda sayılar dönerken, geleceğimden milyonlarca ihtimalin hiçbirinde olmayan mükemmel anları birleştirdiğim hayallerle beraber uykuya daldım. Karanlıktı, zaten hep böyleydi biliyorsun ama birden beyazdan daha fazla renk barındıran bir ışıkla uyandım. Hayır, yatağımda değil. Bir ağacın dibinde. Ağacın gövdesi bir bina kadardı ve bembeyazdı. Yaprakları sanki havada süzülüyor gibiydi ve parlıyordu. Her bir yaprak kendi özgür bölgesinde ama ağaçtan kopmayacak şekilde savruluyordu. Ve ben kendime baktığımda bir boşluk gördüm. Ama oradaydım ve sadece ben değil herkes oradaydı. Onları göremiyordum, duyamıyordum ama olduklarından emindim sanki. Hani her akşam eve döndüğünde annenin sana kapıyı açacağını bildiğin gibi. Öyle bir histi işte. Kalktım yavaşça ve hafif hafif ilerledim. Yapraklar gibi kendi özgür bölgemde ama ağaçtan kopamayarak ilerledim. Çocukken anlatırdım ya sana eski bahçemizi. ‘Sonsuz gibi gelir’ derdim. Küçüktüm ve dünya büyüktü. Keşfedecek, yaşayacak çok şeyim vardı. Bahçenin öteki ucuna varmak bile günler alırdı sanki. Aynısını hissettim. Yıllar sonra ilk defa masum ve korkak hissettim. Ne olacağını bilmeden gidiyor ve ara ara dönüp ağaca bakıyordum. Aynı, bahçede koşarken anneme baktığım gibi. Günlerce yürüdüm belki de. Ağaç hala aynı duruyordu ama. Asla küçülmüyor, sonsuza kadar yaşayacak gibi duruyordu. Sonra uyandım. Bu sefer gerçekten, odamda uyandım. Sonrası bildiğin gibi. Hazırlandım, okula gittim. Bana bakan gözlerden kaçtım yine. Mutsuz bir gündü açıkçası. Yine orayı görme umuduyla yatmaya gidiyorum şimdi.
İyi geceler günlük.”

Yaklaşık olarak böyle başladı. Hafızama güvenirim ama o anki heyecanımı aktaramazdım kendi sözlerimle. Günlükte bahsettiğim yer “Utopia”. Bahsettiğim ağaç “İlex Ligno” yani “Kutsal Ağaç”. Tanıdık geldi değil mi terimler? Çünkü hepimiz oradan geliyoruz. Herkes olmasa da bazılarımız her uyuduğunda orayı görüyor. Aslında ne orası gerçek bir ütopya ne de ağaç gerçek bir ağaç. Sadece zihinlerimiz bizi yanıltıyor. Dünya dediğimiz bu yerde gördüklerimizle oradakileri birleştiriyor. Orası aslında bir boşluk. Bir zihin. Hepimizin bağlı olduğu yer. Peki buraya nasıl geldik, Dünya’ya? Aslında bir kum havuzu burası, bir oyun bahçesi. Orada yaşayan her “Animo” yani zihin, birbiriyle bağlantılı ve sonsuzdur. Bildiğimiz bütün duyguları ve daha anlamlandıramadığımız hisleri sonsuz yaşarlar. Bu sonsuzluktan sıkılmış olacaklar ki “Dünya” gibi simülasyonlar oluşturmuşlar. O zamanlar sonsuzluktan sıkılan “Animo”lar kendilerini bu simülasyonlara aktarmışlar. Kısa süreli oyunlar gibi. Ben niye bu simülasyonu seçtim bilmiyorum. Sadece kendi kararıma güvenip hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. Uyuduğumda tekrar oraya dönsem de ağaca bağlıyım ve oradan kurtulamıyorum. Bıraktığım biri var ama kim ya da neden unutamadığımı bilmiyorum. Oraya gittikçe sorularım yavaş yavaş çözülse de buradaki günler geçiyor. Sonunda ne olduğunu bilmediğim bir hayatı yaşıyorum, biraz korkuyorum. O yüzden bu satırları yazıyorum. Aklımdakileri bir yerlere yazdığım sürece daha huzurlu hissediyorum.
Bölüm 2
Sonunda bu eski defteri buldum tekrar. Yazdıklarımın üstünden 20 yıl geçti ve artık daha yorulgunum. Yazdıklarımı tekrar okudumda o zamanlar daha yaratmacı biriymişim. Cümlelerim daha güzelmiş. Öğrendimki her rüya 7 saniye sürüyormuş. Bu 10 yıl boyunca 14 saat geçirmişim Utopiada. İlk gittiğimden öte 21 saat demek. Maruz kaldığım zaman bana gerçek dünyayı unutturmaya başladı. Artık bir işim yok çünkü üstesinden gelecek bilgim kalmadı. Yazdıklarımı silmekten ve doğru kelimeleri düşünmekten acı çekmeye başladım. İnsanlar farketmeye başladı. Sanırım öneridikleri o psikolojiste gitmem gerek.
Bölüm 3 “Sevgili Dünya”
Doktorun tavsiyesi üzerine tekrar bu defteri aldım. Aradaki farkı anlamamda etkileyici olacağını söyledi. Tam olarak neredeyim bilmiyorum. Yaşadıklarım gerçek mi? Tek bildiğim ilaçların gerçek olduğu ve çevremdekilerin değiştiğimi söylemesi. Tekrar güzel cümleler kurabilir miyim? Bilmiyorum. Her neyse doktorunda her gün tekrarlattığı gibi:
“Adım Mete.
50 yaşındayım.
Eskiden borsacıydım. Her insanın başına gelebilecek bir hastalık geçirdim. (Deli demenin kibar hali diyorum bu kısımda içimden.)
Yaşamak güzel ve dünya gerçek.”
Şu an neden yazmaya devam ettiğimle ilgili bir savaş var içimde. Karanlık ve aydınlığın savaşı gibi. Her gün güneş doğsun diye yaşanan o mitolojik savaş gibi. Artık ne düşünecek ne de yazacak bir zihnim var.
Sen hiç gerçekliğini kaybettin mi? İnandığın bütün her şeyin bir rüya olduğunu söylediler mi sana? Hayallerinde büyük bir oyunun parçasıydın. Her parçayı cam kırıkları gibi parçaladılar mı içindeki? Belki de sana yalanlar söyleyen birinden, avuç dolusu ilaç aldın mı? Eskiden hayallerin için uyurken şimdi bitkinlikten, uyuşmaktan uyuyan birine dönüştün mü?
Herkes bir amaç için savaşırken ben gerçek sandığım yalanlarda buldum amacımı. Bildiğim, gördüğüm şeylerden yeni bir yer yarattım kendime.
Ya gerçek olsaydı?
Belki de gerçektir.
7 saat. 420 dakika. 25,200 saniye. İlaçların zihnimi özgür bırakması için gereken süre. Bu sefer yalanlarına inanmayacağım dünya.
İyi geceler sevgili dünya…

Utopia

En büyük sorunlardan biri de ne biliyor musun? Çok tembeliz. Herhangi bir rütbesi olan ya da sadece güvendiğimiz birinin laflarına çok çabuk inanıyoruz.
Bunu herkes yapıyor. İnternette gördüğü her şeyi gerçek zannediyor. Bundan daha vahim olan da bu insanlarla dalga geçip de aynısını yaptığının farkında olmayanlar.
Karşıt görüşü aşağılayan bir yazı olunca bir yerde koşulsuz şartsız inanıyoruz buna ve araştırmadan, sorgulamadan hemen ona göre davranmaya başlıyoruz. Sonrasında da bir tartışma esnasında düşüncemizi destekler niteliğinde bu içi boş bilgiyi söylüyoruz. Karşıdaki insan da bu tipte bir insansa o da aynısını yapıyor ve fikir ayrılıkları birden bire kavgaya dönüşüyor.
Araştırmayan kişi, bilgili biri karşı tez sununca haksız çıkmaya dayanamayıp hemen kendini savunmak için şiddete başvuruyor. Asıl sorun burada başlıyor işte.
Oysaki ideal bir toplum düzeninde saygı karşılıklı olur ve asla karşıt görüşler birbirini ezmeye çalışmaz. Bu benim görüşümdür, bir diğeri senin görüşündür. Ayrıca görüşlerimizin farklı olması da senin görüşünü yanlış yapmaz ki. Hiçbir şey siyah ya da beyaz değildir, grilikler de vardır…
Demek istediğim bu görüşü savunmuyorsan sen şunu savunuyorsun kesin demek yanlış.
Bir görüşünü ölümüne savunmak yanlış.
Hepimiz insanız kimse yüzde yüz doğru değil. Sonuçta fikirlerin varlığını sağlayan da insan değil mi? O zaman fikirlerin de bazı yanlışlıklar içerdiğini söyleyemez miyiz?
Doğru olan her şeyin en iyi kısımlarını almaktır bence. Kimin söylediğini bırakıp da iyiye iyi, kötüye kötü demeyi öğrendiğimiz zaman belki de daha güzel bir hayata sahip oluruz. Başkalarının düşüncelerine saygı gösterdiğimiz zaman…

Araştırma Yapmak

İstemeden olmuyor hiçbir şey. “Hadi” demedikçe yalnız kalıyorsun. Newton yıllar önce anlamış ama ben yeni anlıyorum. Eylemsizlik yasası demiş o bense kendi hikayemizin başrolüyüz diyorum. Gerçekten inanıyorum buna, yani hikaye meselesine. Birer senarist gibiyiz aslında ve eserimiz hayal gücümüzle doğru orantılı. Farkında olan için çok güzel ama diğerleri kendi oyununda figüran kalıyor. Senaryonun kalemini başkasına veriyor ve sonra kendisi için yazılan tek replik “Onsuz yaşayamam” oluyor. Kalem tutabildiğini unutuyor. Bazılarının senaristi bile yok. Parazit gibi, birilerine bağlanmadan yaşayamıyorlar. Ellerinde bir kalem, sanki okuma-yazma bilmeyen bir insan; “Senaryomu yazar mısın?” diye yalvarıyor insanlara. Daha zoru var mı acaba? Bilmem, mesela senaryosunu kendi yazan insanların düştüğü fikir bulamama ve monotonlaşma sendromu daha kötü olabilir mi? Ya da “İmkan verseler her şeyi yaparım”cılar mı daha kötü? Zeki ama yazmıyor insanlar ama önemli olan da bu değil mi? Siz bencil bir insan için “İyi biri ama yardım etmiyor” dendiğini duydunuz mu? Bu konuyu en derinine kadar inceleyebiliriz ama bahsetmek istediğim bu değil. Kendi durumumu anlatmak istiyorum. Ben yazarım kendi hikayemi. Hatta o kadar güzel yazarım ki etrafımda vazgeçilmez insanlar olur ama yarattığım karakterlere bağlandım sanırım. Onlardan bir adım bekler oldum. Onların bana göre şekillendiklerini unuttum. Başrollüğümü kaybetmeye başladım. Repliklerim azalıyor ve başrolü olmazsa film, biter. Şimdi ki kararım ise figüranları ve diğer karakterleri senaryodan silmek. Çünkü sadece, repliklerini okuyan bana; zarar vermeye başladılar. Eğer ben, yazar olan ben; onları çıkartmazsam başrol olan ben, acı çekecek ve ikimiz de aynı kişiyiz. Ben de acı çekeceğim. Yeni sezona geçme vakti. Hani sezon finalinde gider ya başrol kendini bulmaya. Oralara gitmem lazım sanırım. Sadece kalemim ve kağıdımla…

Hayatın Senaryosu

biraz uzun bi ara verdim. tamam düzenli bir takipçiye yazmıyorum zaten ama kendi zihnim burası, aklımdan geçenleri yazdığım yer…
Neler oldu peki? Her zamanki gibi aynı rutin. Rutin güzeldir aslında. Kontrolü ele almak… Tabi ki her zaman olduğu gibi bu duruma da şu soru gelebilir. Kime göre? Neye göre?
Kontrolü ele almak her zaman iyi midir? Sanırım değil. Kendi kısa hayatımdan anlayabildiğim kısmı sadece bu. Şuana kadar ne zaman “Kontrol bende” desem. Hiçbir şey planlandığı gitmedi. Aynı rüyalar gibi. Kendi zihninde yarattığın ama her şeyi sen kurguladığın için saçma olan rüyalar…
Bu yüzden rüyalar mantıksız olur. İnsan hatası. İnsan hatalı. Planlar da mantıksız olur. Şöyle dersem böyle der olayı çoğunlukla işlemez. Bilinçaltına oynamak lazım.
Kafam çok doluymuş onu anladım. Yarın açıklanan bir sonuç var. Bak yine başka planlar geçti kafamdan. Çok güzel yazılar. Anlatılacak sözler. Bağlayamıyorum ama konuyu. Kafam çok doluymuş onu anladım…
Bu sefer böyle olsun. Zihnimden çıkan yazılar, yine zihnimde çözülecek zaten. Kendi bildiklerimi kendime anlatmak çok garip ama bir yandan da zihnimi ferahlatıyor.

Rutin

insanın en iyi ve en acımasız özelliğidir unutmak. insan hata yapar, unutur, tekrarlar. tekrarlar özetidir hayatın. “Tarih tekerrür eder.” diye boşuna dememişler heralde. milyonlarca yıllık insan yaşamında elbet ki herkes bir şeyler düşündü ve çoğu aynıydı. neden biliyor musun? çünkü biz çevremizle şekilleniriz. yaptığımız her hareketin temelinde yetişme tarzımız yatar.
bi’ paragrafta 4 farklı tez konusu yazarak ve bunları açıklamayarak kendi rekorumu kırdım sanırım ama dur yeterince uzun yazarsam hepsi birbirine bağlanacak.
devam edecek olursam, aynı dünyada olduğumuza göre bazı olasılıklar birden fazla kez yaşanacaktır illa. bu olasılıklar gerçekleştikçe farklı insanlar farklı yorumlar getirecek fakat aynı çevrede yetişenler-ki buna bir çok değişken eklenebilir ama ben basit bir mantık kurmak istiyorum- aynı tarz görüşleri savunacaktır, aynı tarz hataları yapacaktır. atasözleri nasıl doğdu sanmıştınız? peki ya her duruma uygun bir atasözü nasıl olabilir? cevap bu işte.
her ne kadar yazının bulunmasıyla bilgiler daha uzun süre korunsada her şeyi bilmek bir insan için özellikle imkansıza yakındır. işte bu yüzdendir hataların devam etmesi. her hatadan ders alsaydı insanoğlu, kusursuz hale gelseydi eğer, emin olun düşündüğünüz kadar güzel olmazdı hayat.
çünkü insanın yaşamasını sağlayan yegane şey başarma ve ilerleme isteğidir. kusursuz bir insanlıkta, bir ütopyada, nasıl ilerleyeceksiniz ki? zaten olabilecek en iyi haldesiniz. mükemmellik tanımı artık somut. ne yapabilirsiniz?
the matrix izlediyseniz orada the architect(mimar), matrix’in ilk sürümünün kusursuz olduğunu fakat insanların böyle yaşayamadıklarını söylüyordu.
işte tam bu noktada her ne kadar acımasız olsada “unutmak” kavramı devreye giriyor. ilerlemenin sonsuza kadar sürmesini sağlıyor. şimdi bu teoriyi çürütecek çok şey söyleyebilirsiniz. artık internet var sonuçta ve hiç bir bilgi kaybolmuyor ama söylediklerim sadece bir harita. haritalar size direk yolu vermez asla. siz haritayı okursunuz ve ona göre yolunuzu bulursunuz. ayrıca haritalarda da yanlışlıklar olabilir bunu unutmayın.
neyse işte. yazarken sıkıldım açıkcası eğer buraya kadar okuduysan teşekkür ederim. çok az kaldı şimdi asıl konuya döneceğim.
şimdi ben unutmak derken çok farklı şeyleri kastediyorum. çünkü tıbbi anlamda hafıza problemi yaşamak, insanın ölümü gibi bir şeydir. insanlar anıları sayesinde yaşarlar çünkü. yoksa doğduğun anla şuanki halin arasında tek bir benzerlik yok. her geçen saniye değişiyorsun. seni sen yapan tek şey anıların. benim unutmaktan kastım: hani küçük bir kesik olur ya elinde. dokununca acır sadece. o tarz bir unutmak. onu hatırlatan bir şey olmadığı sürece unutmak. tabi ki aklına kazınan anılar olacaktır fakat onlar bile kalıcı değiller. giderek silinecekler. giderek yabancılaşacaklar. peki bu kadar yaşanmışlığı unutmak mı daha acı, yoksa zamanı geri alıp onları tekrar yaşayamamak mı? ikiside aynı kapıya çıkıyor gibi gözükse de kesinlikle aynı değil.

Unutmak

Bir zamanın içine hapsolmak ne kadar da insanca. Kendi koyduğu sınırları, kendinin koyduğunu unuttuğu sınırları aşamamak… Nicelikle ölçülemez her şey. “Bir” “bin”i yener bazen. “Bazen” de “her zaman”ı yener zaten. İnsan alışır çünkü. Mutlu zamanların niceliği çok da olsa o hep mutsuzluklarına takılır. Zamana esir düşmüştür aslında. 1 saatlik üzüntüye takılmıştır. Zamanında yapamadıkları için pişmandır. Mutluluğa alışan insana sıradan gelir mutlu olmak. O yüzdendir hep bir sınıflandırmaya koyar her şeyi. Adına zaman dediği kalenin zindanlarına atar geçmiş zamanı. Geleceği ise prenseslerin hapsolduğu kulededir. O ise kendini kalenin orta yerinde yapayalnız hisseder. Belki de hapsetmese geçmişiyle geleceğini, belki de zamanı takmasa bu kadar; geç kaldığını hissetmez, geç kaldım demez yaşamaya. İpi başından ya da sonundan yakalamak farketmez, yakaladığın yerden asılman gerekir sımsıkı hayata.
Üzüntülerin arkanda… mutlulukların yanında…

Zaman

Zaman yönetimi meselesi hep beni yoran bir mesele olmuştur. Neden zamanı yönetmek zorunda olmalıyım? Çok mu yoğunum? Bu yoğunluğu zaten kendim seçtim. Zorunluluklar elbet var ama zorunlu hissettiklerimiz daha fazla. Birine söz verdiysem o sözü mutlaka tutarım ama ya söz vermediysem? Kendimiz seçiyoruz aslında bunu. Bir işin var ve gitmek zorundasın her sabah. Gitmek zorunda değilsin aslında. Araçlarını amaç yapmak zorunda da değilsin. Neden işin var çünkü para kazanmalısın. Neden para kazanmalısın çünkü zorunlu ihtiyaçlar dışında kendi beklentilerini karşılayıp kendini gerçekleştirmelisin. Ya beklentilerin düşükse ya da düşük tutmayı becerebiliyorsan. İşte o zaman gerçekten çalışmak zorunda mısın? Biliyorum çok “Fight Club” vari oldu ama tam olarak o değil demek istediğim. Demek istediğim yoruluyorsan yoğunluktan. Beklentilerini düşür, sözler verme. Bak kuşlara, kuşlar söz vermez kimseye. Akışla savrulup giderler. Kuşlar gibi ol, özgür hisset.

Zaman Yönetimi ve Kuşlar